Pek
çok dizi var televizyon kanallarında. Tek bir dizi yok oysa izlediğim, televizyon başında. Şimdiye
dek bir dizi izledim olan biten. İzleyicilerinin, bir yollara düşmediği,
Hatay’daki çiftliğe gidip de “Bitmesini istemiyoruz” demediği kalmıştı, 71
haftalık yolculuk biterken. O topu topu
bir kez bir dizi izlemiş olmaklık yetiyor şimdilerde.
Ne
çok dizi var; görkemli evlerde, yalılarda çekilmekte. Görkem mi dizi oluyor
yoksa dizi her şeyiyle bir bütün mü? Yani ilkten bir diziyi benimseyip de başına
oturmaya davet edecek müzik, ardından tarihi
dokusundan mimarisine, doğasına sıcaklık yoksa eğer, bir dizi
eksik vardır o dizide.
Eğer sizi kuşatacak ögelerden yoksun bir dizi ise
televizyondaki o an, şöyle bir
bakarsınız önce. Bakarsınız da fikir sahibi olmak için ama. İzleyici olmazsınız. Ya da genellemeyeyim.
Çoğu kişi için öyle. Bakmak, on dakika bile sürmez çoklukla. Bana yetiyor da
artıyor bile beş dakika. Ortamı ve
kadronun ni
teliğini görmek için.
Galiba
bizde, herhangi bir dizide oynayıp da göze çarpmış birinin yeni çekilecek bir diziyi kazandığı o ilgi ile tek başına götüreceği inancı hayli yaygın. Oysa tek bir omuz için bu
yük çok fazla. İzleyici her yaştan, her sosyo ekonomik ve kültürel dilimden olduğuna göre konunun,
ortamın, oyuncunun hitap edeceği kitle var, etmeyeceği kitle var. Bana tek bir dizi hitap etti bunca dizi içinde. Ortamı doğa,
tarih ve mimari ağırlıklıydı. Yani kültür kokuluydu evdeki eski sandıklardan bakır kaplara.
Ev, bir çiftlik
evi. Aile, bildik aile yapısından. Konu,
az mı sınavına girip çıktığım İngiliz edebiyatının hem de kadın yazarlarından birinin
romanından. Jane Austen ki nedense galiba teenageleri yazdığından onun soyadını
Austeen yazma eğilimim var dalıp gittiysem eğer anlatıma. Ne kadar işlediyse içime Bronte kardeşlerden Jane Austen'e artık...…
Çiftliğin
dedesi de vardı ki Tuncel Kurtiz ile nasıl inandırıcı bir kimlikti; anne babası da vardı elbet. Atı, ördeği, horozu, koyunu
da. Ve kızlar... Arada hasımlık olan yan
çiftliktekiler. O yan çiftliğin geçmişi bir türlü unutamayan ve bizimkileri
affedemeyen insanları. İşler ki iş yerlerinde, güçler ki tarlada, tapanda,
ağılda, koyun otlatmada. Ekinlerin yağmursuz kalması... Nasırlı çiftçi elleri... Sürüler...
Tozlu yollar... Hayatında İstanbul’u hiç görmemiş taşralı bir veteriner kız.
Giysiler
moda dışı. Ama çiftliğe uygun; yani gerçek dışı değil. Bakınca biraz eski
filmlerdeki at binen kızların giysilerinden esinlenilmiş olduğu açıkça görülse de hiç yadırganmıyordu. Pek de beğenmiştik üstelik. Nasıl yadırgansın, orada yadırganacak şey pek çok tutarsızlığın
barındığı dizilerdeki gibi çiftlikte bir karış topuklu ayakkabı giymek görsel
tuzağı değildi. Hiç tozlanmamış, kirlenmemiş
ütülü giysiler içinde takıp takıştırdıkları kolyeleri, el yıkanırken lavabonun içine kadar girecek mi
acaba, Aşk-ı Memnu kahramanı kızın
takılarına bakarken korktuğumuz gibi kaygısı
taşımıyordu. Zaten o görüntünün ardından andığım diziye de bir kez daha
bakmamıştım. Gerçek hissi vermiyordu çünkü.
Çiftlikte
yaşayıp da davete gider gibi giyinmek yerine böylesi pantolon etekli, basmadan
buluzlü, düğmeleri kumaştan basılmış, bildik bir terzinin elinden çıkmış olduğu
belli giysiler inandırıcıydı. Bizler hep
inandırıcı olanları önemsemez miyiz? Kandırmacalardan kaçmaz mıyız? İkilik
değil dosdoğruluk istemez miyiz? İşte hiç kabının dışına taşmayan su gibiydi
ASİ dizisi.
Bir
dizi, bir oyuncunun sırtındaysa o kişinin sırtı yorulunca dizi düşer. ASİ öyle
değildi. En seçkin tiyatro oyuncularından bir ön kuşak oyuncuları vardı. Çetin Tekindor gibi. Tuncel
Kurtiz gibi. Genç oyuncular ve daha gençleri vardı, yapmacıksız. Tiplemeler,
her ruh halinden, kültürdendi. Ama en
güzeli dizinin bir tablo seyrettiğiniz hissini uyandıran o güzel şehirdeki o müthiş çiftlikti. Çiftlik
o kadar gerçekti ki. Hala aklımızdan çıkmıyor. Orada yaşabilirdik biz de.

Neden
mi inandırıcılık, gerçek hissi? Diyelim ki mutfaktaki tuzluklar,
biberlikler ve başka pek çok şey, şimdi
belli başlı mağazalara gittiğinizde hemen hepsinde göreceğiniz tam bugünlerin, anın modasından değildi. Yirmi
yıl öncesinin seramik baharatlıklarıydı Fatma Ana’nın Hatay yemekleri yaparken
kullandıkları. Öyle inandırıcı, essah, sanki dizi stüdyosu değil de gerçek bir
evdeymiş hissini verdi ki hepimize bu ayrıntılar, gerçekten mıhlandık kaldık
biz dizi başında. Hayatımda ilk ve tek kez bir günü ve o gün oynayacak dizinin
saatini bekler oldum. Çünkü seyredeceğimiz dizi değil, çiftlik ve ondan hayat bulan her şeydi.
Dizidekiler birbirine kenetlenirken izleyenler olan bizler de birbirimizi bulup kenetlendik.
Öyle iyi etmişim ki bir kez bile olsun bir dizi izleyicisi olmakla. Ama
şunu hemen yazayım, her dizinin izleyici kitlesi farklı. Herkes beklentisine
uygun görsellikteki diziyi seyredecektir elbette. Bu da çok doğal.
Şimdi
en kadim, en sevdiğim, kafadar arkadaşlarımdan oldular o güzel, okumayı seven, kültürü sevdikleri
için kültürün hasının koktuğu bu diziyi
izlemiş insanlar. Ve hepimiz de bu dizinin ardından en az iki kez oralara gidip
gezdik. Bir farkla. Katıldığımız bir turla biz oraları ASİ dizinin
çekildiğini bile bilmiyorken birkaç ay öncesinden uzun bir bayram tatilinde
zaten gezmiştik. O yüzden Titus Tüneli görüntğüsü varsa dizinin bir bölümünde hemen tanıyorduk.oraları.
Yoğrulduk
birlikte kimi Bursa’dan kimi İstanbul’dan kimi dünyanın ta nerelerinden ASİ
izleyicileri olarak. Hamur olduk. Bu sayfalara yerleştik sonrasında. Televizyon başında dizimizi
izlerkenki aynı sahneleri artık aynı
anda başka başka şehirlerde, ülkelerde göremiyor olsak da şimdi buradan seslerimizi duyuyoruz yine zaman zaman. Öyle
bir ses ki ASİ Nehri’nin ters akan suyunun tatlı bir şarkısı gibi.
Eğer
izlenilmek için yapılacaksa bir dizi, kadrosu kalabalık olmalı. Kaç yıllık
evlerin belli ki eskimiş olacak tuzluğundan birazcık eski koltuğuna hepsi dizi için alınmış yepyeni şeyler olarak göze batacak aykırı detaylar olmamalı. Kaç kuşağın
çiftlik evindeki kaç yıllık yaşantıları anlatan çekimlerde eskimişlik mutlak olmalı. Gerçeklik duygusu hissedilmeli. Doğa olmalı
bir kere. Kupkuru metropoller zaten uzanıp gidiyor gözümüzün önünde her an.
Şehirde yaşayanların çoğu yaz tatillerini
memleketlerinde geçirirken tüm yaşamlar
sanki İstanbul’da, yalılarda geçiyormuş
gibi çekimler olursa hep, belki de dizi çekilmez olur kendini o hayata çok
yabancı hissedenler için. Bir de her şey, her yükü üstlenmiş tek bir omuzda olmamalı desem bir kez daha.
Dizide geri kalan herkesin kendince bir hayatı, sıkıntıları, saklısı gizlisi
belki, belki korkuları, saplantıları, baş edemediği sorunları var. Yani robot
değil insanlar. Dizi kahramanı da olsa bir
karakterin kendine has özellikleri mutlak vardır ve bu mutlak dizide görülmeli
ki o insan gerçekmişe yakın dursun.
Neden
yazıyorum ki… ASİ’yi izleyip fikir edinmek mümkünken tüm bunlar hakkında. Yapılacak
şey, 71 saat harcamak. Sonrasında kaç yetmiş bir saat daha izlemek gerekecek kolunuzu
kaptırdığınızdan işte ondan emin değildim. Bir kez ASİ Nehri sularına kapıldıktan
sonra.
İyi,
izlenebilir bir dizi için ölçüt, dizi sayısındaki çokluk değil. Çok olup
niteliksiz olacaklarsa, başlarına gelecekler belli. Ölçüt, niteliğin niceliği!
(Her
hakkı saklıdır)
Ayşei
Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.04.2016, 16:32