21 Aralık 2013 Cumartesi

Bir metropollünün rüyası bir dizide gerçekleşti bir gün

Yaşayamadıklarımız, anlatamadıklarımız var hepimizin hayatında.


Benim yaşayamadıklarımın başında doğa geliyor. Yanı başında doğanın her rengi olan bir ortam değil metropoller. Tepeler, çaylar sadece mahalle adlarında geçer oralarda. Dereler mi? Şehrin caddelerinin altından akar.

Ne kurbağa sesi duyulur ne kırlangıç yuvası görülür metropol keşmekeşi içinde. Grup filan seyredilmez kayalara oturup ya da bir kır kahvesinde. Duyulan olsa olsa trafiğin uğultusudur. Pencere kenarlarına konan serçeler de olmasa cıvıldayacak tek bir kuş bulunmaz cam önünde.

Koklanan şehrin isidir, pisidir egzozudur. Hanımelleri, kekik kokuları araba ile üç beş saat ötede kokar. Kapı dışına çıkınca ne dağ yeli duyulur ne de o yelin taşıdığı kır çiçeklerinin, yabani otların, dağ kekiklerinin kokusu duyulur. Mis gibi çiçek kokularına, yağmur sonrası toprak kokusunu neredeyse unutmuştur çoğu yapayalnız metropollüler. Onların burunlarının direği egzoz kokusundan, is kokusundan kırılmıştır.

Samimiyet hayvanlarda bulunur olmuştur. İnsanlardan kaçılır. Tek başına köpeğiyle yaşayanlar giderek çoğalmaktadır. Belki yaşanılmak istenilen kalabalık bir aile ortamıdır çocuklukta tadılmış olan. Ama gel gör ki şehir, yalnızlığa itmiştir insanları. Sonunda dört duvar arasına kısılıp kalmıştır çoğu kişi bir apartmanın bilmem kaçıncı katında. Apartman  hayatı içinde selam verilmez birbirine kolay kolay. Yanyana oturur komşu olarak insanlar; ama yan yana oturan yabancıları oynarlar. Kimse kimsenin halinden bilmez. Tek başına biri hasta olduğunda bir komşu olsun kapısını çalıp bir tas çorbayla geçmiş olsuna gelmez. Metropolde yaşamak, çoklukla bir başınalıktır. Yalnızlık gelmiştir işte kapıya. Koyusundan. Adım sesleri zaten epeydir de duyulmaktaydı ya şehirler büyüyüp metropol olmaya doğru yol alırken.

Yemekler tek başına yenilirken  tat vermez. O yüzden akşam yemekleri belki bir ekmek arasıdır metropol ıssızlığında kaybolmuşların. Akşam saatlerinin eve dönenlerin cıvıltısı değil sesi televizyondur olsa olsa. Oysa nasıl istenirdi masa dolusu insan olsun akşam öğünlerinde. Konuşa konuşa yensin yemekler. Tenceredeki yemek yetmesin bile kalabalık masaya.

Tek başına yaşanan bir gözlü apartman dairelerinde öyle midir ya? Yapılan yemekler ertesi güne daha ertesi güne kalır. Yalnız yenmez ki yemek dediğin. Can çekmez bir kaşık bile almayı. O zaman ekmek arası peynirle geçiştirmekte sakınca görülmez öğünleri.

 Onca yalnızın birbirinden habersiz yaşadığı o yalnızlıkta evin içinde bir ses vardır, tek bir ses. Bir düğme uzaklıktadır o ses. Televizyon sesi.

O doğanın fotoğraflarda görülebildiği metropollerde kaybolup gitmiş evlere doğayı, çiftliği, yeli, atı, traktörü, mısır, domates tarlalarını, at binilen sahilleri, sulanan tarlalarda, bahçelerde gezerken çamura bulanmış çizmeleri de o sesi de bir düğme uzaklıkta

İşte o tek bir sese, doğaya hasret olanımız, bir başına, bir artı bir apartman dairesinde yalnızlık çekenimiz, memleketini özleyenimiz, tarlasından koptuğundan beri samanın rengine, ekinin rüzgarda salınışına hasret kalanımız, sevda öykülerini dört gözle bekleyenimizin kulağına değen bir müzik, başka bir müzik oldu. Bir müzik parçası besteci oldu, doğaya hasret metropollülerin bestesini yaptı. Tek tek notalar topladı Ankara’dan, İzmir’den, İstanbul’dan, Bursa’dan, Tokat’tan, denizler ötesinden. Oralardaki yürekler nota oldu, yan yana geldi. Beste olup çağladı. Ezgiler yazıya döküldü, bu sayfalarda satır satır okunur oldu. Doğa üzerine. Sevgi üzerine. Aile bağları üzerine. Mimarinin hası üzerine. Atlı, kır evli, traktörlü çiftlikler üzerine.

Bestenin adı ASİ idi.

Acemi Demirci, 20.12.2013, 10:23

acemidemirci@gmail.com

 

 

30 Kasım 2013 Cumartesi

Bir kültürel kavramlar demetinin adı: ASİ


 

Sevgi çeşit çeşit. Hem hissediliş yoğunluğunda hem farklı farklı varlıklara duyulmasıyla. Annenin yavrusuna sevgisi başka, bir gözün tabiatın renklerine, oluşumlarına sevgisi başka. İki gencin birbirine on yedisindeki aşkı başka, kırkındaki saygı ağırlıklı sevgileri bambaşka.

Yüreklerimizde derin sevgi beslediğimiz şeyler her zaman gözlerimizden yüreklerime akıp, ruhumuzu besleyemez. Diyelim ki keşmekeş bir şehrin bir kentlisi olarak içimizde çiftlik sevgisi taşıyorsak gözümüzü besleyecek bir çiftlik görüntüsünü hayal bile edemiyoruz otuz  üç katlı bloklar arasında sıkışıp kalmışken.

Hep ılgıt ılgıt rüzgarların estiği bir dağ eteğinde olmayı istesek de beton dağlardan başka bir dağ silsilesi göremez gözlerimiz metropolün yığıntısı içinde.

Bloklar… Mimarinin en anlamsızı. Asırlar boyunca tarihi eserler gibi kalıcı olmayanı. Sanattan uzak yaıdaki yapılar…Yapıların  sanata küskünü. Bir de sanatın mimari adlısını  küstüreni üstelik.

Mimari dedin mi daha kapıdan, pencereden, çatıdan seslenecek gümbür gümbür.  Nakışlı olacak, işçilikli olacak. Demir korumalıklı olacak pencereler. O demirler öyle nakışlarla süslenmiş olacak ki resimlerini çekmeye doyamayacaksın. O kapıları nakşeden marangozlara nasıl da saygı duyulacak.

Mimari unsurlu evlerin taştan yapılmışı başka niteliklidir ahşaptan yapılmışı başka. Bacaları sevimli, nasıl da oyalı. Çatıları yarı silindirik  kırmızı kiremitli. Kepenkli belki de pencereleri.

Koca şehirlerin öfkeli esen rüzgarlar gibi vınlayarak geçip giden, makaslar atan, hızın sınırını zorlayan, ortalığı egzoza boğan lüks arabalarından yılmışken at gezinen sahilleri sevmek yürek ister. Atla gezinti yapılan palmiyeli yollar gibi yollarda gezinmeyi, göl kenarlarının sükunetinde dinlenmeyi  düşlemek romantik bir hayal kurmanın ötesine gidemez bir bloğun bilmem kaçıncı katından yoldaki arabaları oyuncak araba ebadında görürken.

Gözler ne tarlaya ne ekine ne de buğdaya, başağa, çavdara doyar metropollerde. Soluk, oksijene hasrettir karbondioksiten geniz yanarken. Kulaklar en doğal melodileri özler jilet gibi yanık ve çığırtkan, acı çığlıklarla ağlayan müziklerle birlikte trafik gürültüsü, şehrin uğultusunu duymaktan yorulmuşken.

At binilen Samandağı sahilleri
Bahar çiçeği kokan, yağmur yemiş toprak kokan, ıhlamur kokan hava solumak en olmaz düştür metropol yaşamında. Bu havayı solumak için bahar çiçeği açmalıdır öce bahçelerde, sokaklarda. Ihlamur ağaçları olmalıdır dört bir yanda. Mayıs sonlarında, Haziran ayında  mis gibi ıhlamurlar kokularını sağa sola taşımak için yeller dolaşmalıdır sokak aralarında.  Nemli taze kokular salması için yağmur yağmalıdır toprağa.

Ne yağmur yağıyor  kırk ikindilerde ne de güz gününde artık. Kupkuru mevsimler. Ne ıhlamurlar boy veriyor her yerde tek tük dikilenleri saymazsak ne de bahar gerine gerine gelemiyor asfaltla döşeli her yana. Gelincikler taşların arasından gülüyor bazen bir yol bulup. Dağlar düzlenebiliyor, üzerine betondan dağlar dikilmek üzere. Kıyıcı mı kıyıcı metropol hayatı. Yorucu. Yıldırıcı. Hani balkonu olanların biraz hava alabildiği için şükrettiği; ama yine de akılların bir köşesinde hep balkon kadar değil de orman kadar açık hava özlemi duyduğu hasretlerle doludur metropoller..

Sanata, doğaya, mimariye, güzelliğe sevginin sadece duyulmakla kaldığı; ama bu sevginin duyulduğu ögelerin göremediği yerler oldu koca şehirler. Sanata, doğaya, mimariye, güzelliğe sevginin tek bir kavramda var olmuş adı da yok henüz. O ad, ASİ ile konuldu. ASİ konuldu.

Asi, yemişli, meyve veren bir koca çınar. Bir dalından mimari toplanır, öte dalından tarih, bu yandaki daldan tabiat, öbür yandakinden tarla tapan, berikinden çiftlik hayatı, üst dallarda aile bağları, katıksız sevda. Dalları bereketli, dopdolu envai çeşit yemişlerle. Bu yemişlerle doydu bunlara aç, bunlara hasret gözümüz, gönlümüz.

Her biri ayrı yemişten dallar, bir demet oldu çiçek çiçek, koku koku, renk renk, ASİ adında belirdi. Dizi olarak. Televizyonda. Sanata, mimariye, tabiata, ekine, tarlaya, çiftlik hayatına, aile bağlarına, giysinin elde dikilenine, çantanın çizmenin gönden olanına, doğaya, doğallığa duyulan şehrin baskıladığı sevgilerin adı kısacık bir kelime oldu bir dizide. Bir kelime, o kadar. İki hececik, üç harflik yalnızca. ASİ.

Koskocaman kavramlara duyulan sevginin kısacık adı ASİ. Sanıyor musunuz o sadece 71 bölümlük bir oyundan, bir senaryodan ibaret basit bir dizi?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.11.2013, 13:52

acemidemirci@gmail.com
Not: Resimler, 2007 yılı Aralık ayındaki Hatay turumuzda benim çektiğim fotoğraflardır.

29 Ekim 2013 Salı

Anı olmamak; ama anılmak


 
Bir dizi başlayacaktı  Ekim ayının sonlarında. Altı yıl önce. Kanalların birinde. Cumaları, saat 20:30’da evlere gelecek. Duyunca hiç heyecanlanmadım, bir diziydi sonuçta.

O dizi, bir dizi, dizi dizi anlamlar, neşeler, görsel şölenlere gebeymiş oysa.  İnce dokuluymuş, kültür kokuluymuş. Sevdanın hasının öyküsü olduğunun az çok farkındaydı zaten Aşk ve Gurur romanından ötürü.

 Göründü sonunda ne kadar görülecek güzellik varsa kucağından döke döke. Tarihin sokaklarda kol gezdiği, tabiatın çağlayıp coştuğu hiç bilmediğimiz güneydeki o elleri sevdirerek, iz bırakarak  da bitti, müziği hala kulaklarımızda çınlarken.  

Çok kısa bir şölendi ASİ. 71 haftalıktı. Senelerce sürmedi. Ama 71 haftalık o dizi, seneler sürmeyi bitiminin ardına sakladı. Kaç 71 hafta süreceğini o bile bilemezdi; ama biten her 71 haftanın ardından devrilecek yeni bir yetmiş bir hafta başlatarak bitti. Şimdi televizyonlarda oynayarak sürmüyor tabiat renkli, mimari vurgulu dizi. Bu çağın Scarlett O’Hara’sı ASİ’ye tarafından modanın da modacıların da baş edemeyeceği giysilerin dizisi. Yer ettiği dimağlarda, o dimağlardan taşarak buralarda sürüyor.

Çiftçiliği, çiftliği anlatır da samanlık görülmez mi o dizide? Samanlıkları çok görsek de ASİ’nin saman alevi olduğunu hiç görmedik. Samandağı sahillerinde at gezileri gördük, doyumsuz.

Neydi olan biten yalnızca bir dizinin büyüsü? Neydi bir diziye onca insanın gösterdiği ilginin nedeni? Dizi mi yok oysa. Var, hem de tonlarca. Hangi, üstelik de bitmiş bir dizi böylesine yaşatılıyor yüreklerde seneler geçmiş olsa da bitiminin üstünden? Böylesine yazılıp çiziliyor hala hakkında? Belki dizi mitolojisi oluşturma yolunda…

ASİ, bir kültürdü. Katkısı içeriğiydi. Mimari, tarih, çiftlik diye hep yazıyorum ya.. O cümleyi tekrarlamış olacağım kültürdü derken. Kültürün yozlaşmamışını yansıtan ender dizilerdendi.

İçerikteydi büyü. Oyunculardaydı efsun. Doğallıktaydı tüm sır. İlle Boğaz kenarlarında çoğu insanın görmek şöyle dursun en fazla gazetelerde resmini göreceği yalılarda geçmemesindeydi.  Artık bloklara sıkışmış insanların çocukluklarındaki anılarından çıkagelen taş evli bir çiftlikte, tozlu yollarda, koyun sürüleri arasında, baharda gelinciklerin tarlaları boyadığı alda, evin etrafındaki meyve ağaçlarındaydı gizem. Kuş seslerinin duyulduğu ev bahçelerinde oturabilmekteydi.

Alabildiğine her şeyde var olan sadelikteydi güzellik. Yıllardır kullanıldığı belli olduğu için essah gözüken, daha demin ocaktan yemek tenceresinin alındığı hissini uyandıran mutfağın sahici havasıydı. Raflardaki seramik baharatlıklara bakarken biber kavanozunun yarısının boş olduğunu sezmekteydi içtenlik.

Tüm bu sadeliğin can noktası, bir sevda ile oyalanmış çiftlik yaşamının kültürle taçlanmasındaydı. Kendi halindeki, tarihi yerlerin yanıbaşındaki bir kentte  geçen öyküdeydi heyecan. Dağ eteklerindeki, kayalardaki   kalıntıların geçmişten bugüne hayatın aktığını, esen yelle anlatmasındaydı. Tarihi yerlerin uyandırdığı her düşüncede, derinlikteydi ufuk.  Tabiatın cömertliğindeydi rengin envai çeşidi. Mimari detayların, kapıların, pencerelerin, balkon demirlerinin bakmaya doyulamamasındaydı şehrin güzelliği. Tarımın doyuruculuğunun nasıl da güzel anlatılmasıydı çiftçi ruhu.  Daha kırk yıl öncesine kadar dedelerimizin bindiği; ama şimdi sadece sütçü beygiri olarak bilinmeye başlayan o güzel atlarla gezintilerdeydi coşku. Çiçeklerin, çiçekler gibi güzel; sarmaşıklar gibi birbirlerine tutunan kızkardeşlerin yakınlığından kokular taşımasındaydı ev havası. Samimiyet, aileyi aile yapan bağın, ev bireylerinin birbirine kenetlenmiş bilekleri olduğunu yalın mı yalın göstermesindeydi. Eşyaların eskiliğindeydi yaşanmışlık. Eski eşyalar yaşanmışlıkların ilk  kanıtıdır. Tefriş salonu havası uyandırmazlar yaşamın aktığı yerler. Bugünün modası  olan her bir eşyanın, biblonun aynı mağazadan, aynı anda, bir kerede seçilip döşendiği besbelli eşyalarla dolu yalılarda geçen dizilerin  sağlayamadığı inandırıcılığı, sıcaklığı sunuvermelerindeydi gerçekliği.

ASİ’ye’nin çiçekli, biyeli, nervirli, sutaşlı elbiselerindeydi modanın en güzeli. Gelip geçmeyecek olanı. Hani çocukken annelerimizin aylık moda dergisi alıp, patron çıkarıp, emprime kumaşları, basmaları, pazenleri, ketenleri hatta yünlüleri biçerek bizlere  diktikleri  giysileri çağrıştıran, terzi elinden çıkma çiçekli, dökümlü eteklerde, bulüzlerdeydi zarafet. Resim sanatının, mimarinin, yazın sanatının, doğanın, tarımın  dizide can bulmasıydı  incelik. Çamurlu lastik çizmelerdeydi hayat kavgası.

Veteriner diplomalı çiftçi kızın öyküsündeydi tüm gizem. Çiftçi kızın kuzuları, koyunları ile patikalarda gezmesiydi tabloların en özleneni.  Üç yüzyıldır bir çiftlikte yaşayabilmek erdemiydi kök salmanın anlamı.

Hepimiz özlemiştik ipin ucunun kaçtığı şehirlerde yaşarken ırmak görmeyi, defne ağacı görmeyi, çiftlik görmeyi, tarla tapan görmeyi. Üç yüz yıldır yaşanılan Kozcuoğlu Çiftliği’nin öyküsüne bir de yan çiftliğin İstanbullar’da büyümüş, içi yanık oğlu dahil olurken iki çiftliğin öyküsü iç içe geçerken, harmanlanırken ters akan ASİ suların nasıl çalkalandığını, bulandığını sonra tortuların dibe çöküp arı, tertemiz bir suyun nasıl ortaya çıktığını kitap okurcasına seyretmekti  dizideki tat. Bunlardı bizi  Aşk ve Gurur adlı İngiliz romanından, ASİ diye bu topraklara mal olmuş öykünün hep hatırlayıcıları olarak şu ana, bugüne getiren.

Kaç öykü kültür doludur? Biz bugün bile andığımız ve anmaktan yorulmayacağımız ASİ’yi anarken yalnızca bir dizi anmıyoruz. Andıklarımızın listesi hayli uzun. Şiirin çiftlikte inşa edilmişini anıyoruz.  Usta fırça darbeli başyapıt resimlerinde görülebilecek manzaraları anıyoruz.  Kültürün derinliklerini anıyoruz.  Yanıbaşındaki yitmemiş tarlaları, çiftlikleri, kırlarıyla çok özlediğimiz yalın kent hayatını anıyoruz.  Dünyanın sadece bugünden ibaret olmadığını, kalıntılardaki mozaikleri,  mermer sütunları, yontularıyla kibarca gösteren tarihi yerleri, ağaç altındaki gizli saklı köşeleri anıyoruz. Mimarinin hasıyla oyalanmış bir şehrin dar sokaklarında gezmenin keyfini anıyoruz.  Sanki bir tablodaki çiftçi kızın tablodan kaçıvermiş de tozlu yollara girivermiş gibi artık kalmamış çiftlik hayatı ve o hayatı yaşayan ASİ’ye kızı anıyoruz.  El işçiliğinin taş köprülerde, kızların odalarındaki pirinç karyola başlıklarında, sandık işlemelerinde olanını, konaklardaki kahve saatlerini anıyoruz. Akşamları kardeşlerin bir araya gelip avlu duvarının üzerine oturup dertleşmelerini anıyoruz.  Sabun şenliklerinde gezinmeyi, içinde altın olan sabunun kimde olduğunu heyecanla beklemeyi, şehrin yüzyıllardır süren geleneksel şenliğinin olduğunu bilmek mutluluğunu  anıyoruz.  Şimdilerde sadece düşsel olacağını sandığımız hayatın, çiftliğin, atla gezintilerin, şenliklerin  gerçekten var olan haliyle karşımıza aniden çıkıvermesini anıyoruz.

O çiftlik gözümüzün gıdasıydı. O dizi ile duyduğumuz tınılar, o müzik de ruhumuzun gıdasıydı. Samimiyetsizlikten, koca şehirlerin kalabalığından, keşmekeşten hatta kalabalık içindeki yalnızlıklardan usanmışlar için doğallığın, güzelliğin, sadeliğin ta kendisiydi önünde sonunda bir dizi olan; ama gerçekliğin dizide vücut bulmuşu ASİ. Yani biz, unutulamayacak ne varsa unutmadan  hala onu anıyoruz.

Acemi Demirci, 29.10.23013, 07: 35

2 Ekim 2013 Çarşamba

Ağa ya da dayının ardından.....


 
Kimi için dayı o; bizim için o Cemal Ağa hep.


Kimi için ‘o’ olan kimi için ‘bu’dur. Kimisi için Ramiz dayı olsa da Tuncel Kurtiz bizim için Cemal Ağa’dır. ASİ’ye kızın ağa dedesidir o. Bilindik tonton, gözlüğü burnunun üzerine düşmüş, koltuğunda oturup sabah gazetelerini okuyan, küçük torununun elinden tutup parklarda gezen dedelere hiç benzemez. Onun eli tutsa tutsa para tutar, iş tutar.


Ağadır. Cemal Ağa’dır bir de. Serveti kaçakçılıktan gelir. Hatay’ın eski kaçakçılarındandır sonradan ağa, Cemal Ağa. Oraların en  variyetlisidir. Dantel gibi işlenmiş taşlardan yapılmış eski konaklarda yaşar. Halıları ipekten, koltukları goblendendir. Ağadır yani. Tam anlamıyla.



Sadece oyuncu Tuncel Kurtiz idi önceleri. Son beş altı yıl içinde apayrı iki karakterle göründü televizyonda; iki ayrı dizide. Önce doğaseverler, toprak ve tarım severler, çiftlikseverler, atla deniz kenarında gezintiseverler, mimariseverler olarak bir diziye kapılmış seyre dalan bizler    tanıdık Cemal Ağa’yı Kozcuoğlu çiftliğinin dedesi olarak. Daha Ramiz dayı kaleme bile alınmamışken. Önce Cemal Ağa’ydı Tuncel Kurtiz, çiftliklerde, konaklarda. Öncesi ağa olmasa da. Kaçakçılıkla başlasa da işe; kaça kaça ağalığa kaçmıştı gönlü.


Ne dizeler döktürürdü Cemal Ağa öyle ağzı açık dinlenecek ne de özlü sözler söylerdi ciltlerle kitaplar yazılası üzerine. Bir hin bakışı vardı ki….. O an gebeydi işte o andan sonra olacaklara. Sevdi mi sever torunu ASİ’ye’yi sevdiği gibi, sevmedi mi hiç sevmezdi torunu ASİ’ye’nin babası İhsan beyi sevmediği gibi. Ağzı başka laflar ederdi. Para pul üzerine; toprak, arsa üzerine. Edebiyatmış, vecizeymiş, teşbihmiş  kimdi Cemal Ağa kim?

ASİ biteli hayli olmuştu. Bir de baktık Ramiz dayı kılığına bürünüverdi Cemal Ağa’nın özü Tuncel Kurtiz. Bir büründü pir büründü ASİ’nin ağası dayılığa. Neredeyse mezar taşına dayı yazılacak kadar dayı oldu bizim ağa. Sevindik tabii. Rolün ağası olmak kolay mı? Oynayınca öyle oynayacaksın. Buralarda hala Ağa kalıp  şimdilerde dayı olacaksın  gerçek adın bile anılmaksızın. Dayı diye çağrılacaksın.

ASİ’ye kızın dedesi, ASİ’ye kızın babasının belalı kayınbabası, çığırtkan ve burnu her işte Neriman’ın babası Cemal Ağa, yine onu seven başkalarınca çağrıldığı gibi Ramiz dayı artık çok sevdiği Kaz Dağları’nın bir köşesinde uykuda.

Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

02.10.2013, 09:43, Acemi Demirci

 

28 Ağustos 2013 Çarşamba

a’dan z’ye ASİ; bcdfghkl…..ASİ….mnprstvyz



bASİrettir o. Sağduyulu bir kasaba kızıdır. bASİreti bağlansa da sağduyusu şaşmaz bir çiftçidir. Aklını dinlemeye çalışsa da bazen gönlü aklının dediğine kulak asmaz.


bASİttir hayatı, çetrefilsiz, karmaşasız. Ne üçüncü kişilere yer var yüreklerde ne de fitne fesat içte. En düzünden, dümdüzünden her şey.  Som ondaki sevda
.
fASİt daire değil kırda, yazının yüzünde, dağın eteğinde, tarlanın ortasındaki yaşam. Her kışın sonu baharsa da her bahar bereketle gelmez. Yağmura doyuranı da olur sahilde at üstünde ıslata ıslata, susuz bırakıp toprağı çatlanı da. Toprak suya hasret kalıp  çatladığında ASİ’ye kızın içi yanar. Toprak Maya’sı ile mayalanmıştır onun sevdası. Doğaya, tarlaya, çiftliğe, aileye ve yan komşu çiftliğin demir görünüp pamuk yürekli olan oğlunadır sevdası.

hASİs değil, bencillik yok su yosunu kadar yumuşak bakışlarda. Art niyet hiç yok. Varsa yoksa aile, doğa, ekin tarla. Kuş, kuzu. Böcekler, kelebekler.Kır çiçekleri üzerinde uzanıp gökyüzünü  seyretmeye doyamaz.
kASİsler çıkar önüne irisinden ufağından. İnişler de olur belki, çıkışlar da yürüdüğü yolda. Sarpa saran hayatın kendisi, yol değil. Ne ASİ’ye kızın gönlünde kASİs oluşur ne de demirden oğlanın düşüncelerinde. Ata binmişcesine uçar geçerler engebelerden, yalın katıksız duygularda.

mASİf, som, sulanmamış onlarda her şey. Belki tersine akar sevdaları bile Asi Nehri’ne özenip; ama yolunu bulur er geç. İçte ilerler sessizce dışta görünür olmadığı, göstermeden yaşandığı zamanlarda bile. Başka şey bulaşmamıştır yapılarına iyilikten güzellikten gayri.

nASİp oldu bir kerecik de olsa çiftçi kızın lastik çizmeleriyle gezdiği tarlalarda gezinmek  bize de. Belki yüzyıllık taştan bir çiftlik evinde dört kızla avukat ama çiftçi olmayı yeğlemiş bir babanın, vara yoğa çığırtkanlık etmede üstüne olmayan, burnunu her işe sokmazsa olmaz bir annenin öyküsünde gezdirdi bizi o sihirli lastik çizmeler. Yan çiftlikle husumetli olunsa da gönüllerdeki ateşlerin o husumetti erittiğini gördük lastik çizmelerin peşinden giderken. Demir bir komşuluğun, ibrişime dönüşüp ipek gibi bir sevda olup uçuştuğunu gördük. Dar sokaklarına inciler gibi dizilmiş taştan, ahşaptan evlerin oymalı, işlemeli kapılarının “açılmasa da seyrine dursak” dedirttiği mimarinin hasını gezdik lastik tarla çamuru bulaşmış çizmelerin peşinde.

 Aile bağlarıyla kenetlenmiş, tarım ile yeşermiş öykünün yolunda lastik çizmeden izler bıraktık. En şık defilelerde rastlanılamayacak, kadına en yakışan tiril tiril çiçekli kumaşlardan elde dikilmiş, basmasından, pazeninden, keteninden giysileri gördük lastik çizmelerin üstünde.   Aslında dizi demek  ne demek o görsel şölene. Bir kitabı görerek okuduk yerinde, öykünün geçtiği çiftlikte. Satırlarında gezmedi gözleriniz bir öykünün. Yollarında, sahilinde, çiftliğinde, sokaklarında, kapısında, pecesinde gezerek okumak nASİp oldu o kitabı, yalnızca bir kere.


pASİf de kalsa bazen ASİ’ye  kızın çiftçi ruhlu benliği hayatın darbeleri karşısında, Demir gibidir. Susmuş, donmuş, kalakalmış sanıldığında bile çağıl çağıl akar gönül ırmakları. Sesi şelaleleri bastırır o çağıltının. Çiftliği elden giderken, babası oyuna getirilip mahpus yatarken, Demir’in üstüne suçlar atılırken, Demir alıp başını gittiğinde şelaleler gibi gürler yüreği, dökülür duyguları hep içine hep içine. Dilinden dökülmez nedense. Gururdan sanırım.

rASİmdir o. Resim yapan demektir rasim. Sevginin resmini yapar. Fırça, boya da kullanmaz. Tuvali tarlalardır, kırlardır. Elleriyle saçar tohumları, elleriyle diker fideleri. Renge bular ortalığı  diktikleri, ektikleri  açtıklarında, meyve verdiklerinde. Domates kırmızısına, pamuk beyazına boyanmış tarlalar olur tablosu.
vASİsidir o sürülerin, kuzuların, ekinlerin, gelincik açmış kırların. Doğanın, dağın. Taş yapılı bir çiftliğin. Ağa dedenin bıraktığı her şeyin
.
Bir merASİmdir o. 71 haftalık. Seneler önce Cuma günleri sadece bir saatliğine izlenen. Sonra ertesi haftaya kadar beklenen. İzleyenin hiç unutamadığı. Doğasından mimarisine, tarımından aile bağlarına, tiril tiril giysilerinden has deriden çapraz takılan çantalara, lastik çizmesinden gön çizmelere geçitte bir merasim. Biter; ama bittiğini kabullenilse de bitmez anılması, yazılması. Sürer gider onu izlemiş gözlerde, gönüllerde.


Acemi Demirci, 29.08.2013

31 Temmuz 2013 Çarşamba

ASİ ve ASİ'ye

Bir dizi izledim. Adı belli. ASİ. ASİ’ye kızın dizisi.

İkinci bir dizi olmadı. Elveda Rumeli'yi saymazsak. O biraz bizimkilerin hikayesiydi. Ve yeri ASİ’den farklıdır. O da özeldir. Bambaşkadır biraz da bizimkilerin Rumeli’den göçüşlerini anlatması, yine kızlardan, sevimli bir kız babasından ve yine çekip çeviren, atçı mı ağzını gözünü yuman bir anneden, köyden, evin ahırdaki ineğinden, eşeğinden, sabahları öten horozundan, aile bağlarının sıkılığından, insanların iyi günde de kötü günde de birbirlerinin halinden anlamasından kaynaklı benim için özelliği.

ASİ ASİ'ye'yi çok sevdim. Öykü bizimkilerin öyküsünü anlatan Elveda Rumeli’nin öyküsünden çok farklı da olsa, görmüş geçirmiş, medeniyet kokan kenti bambaşka olan ASİ dizisini de ASİ’ye‘yi de buradaki arkadaşlarım gibi ben de çok sevdim. Nasıl sevgiyse. Ne unutuluyor ne eksiliyor. Her gün aynı tazelikte. Her hatırlanışta kumaşından, mimarisine hayranlık hissiyle anılıyor.

ASİ, bütünüyle “benim dizim işte bu" dedirtecek diziydi. Her şeyi bulduğumuz, her saniyesinde beklediğimizi seyrettiğimiz. Mimarisi, tabiatı, has deriden çapraz takılan çantaları, gönden çizmeleri ile modanın eskitemeyeceği modaydı.  Sahil boyunca at binmeler, en lüks arabalarda gezenlerin yakalayamayacağı hazdaydı.  Yağmur altında at sırtında  dans edercesine süzülmeler o an o atın sırtında olmayı isteten cinstendi. Bir çiftlik ki nasıl bir mimaride, öyle bir çiftlik ki kaç ailenin barındığı bir yuva. Tarım, buğday sarısı, organiğinden domates ziraati, traktör; daha İstanbul görmemiş bir veteriner kız ki dedesi ağa, babası çiftlik sahibi; dağ yeli, ağaç gölgesi, ekin sarısı; vitrinlerde satılmaz, elde dikilir çiçekli basmadan, pazenden giysilerle renklenmiş bir diziydi ki ne benzeri yapılmıştı ne de yapılacak gibi.

Bizim bir araya gelmemizi sağlayacak, Ülkemiz'in kuzeyinden, güneyinden, batısından, doğusundan, deniz aşırı memleketlerden bizleri mıknatıs olup çekecek tek çekim gücüydü. Bir misyonu da buydu sanki  ne evvelce bir emsali yapılmış ne şimdilerde bir benzeri olan ne de eşi yapılacak gibi olmayan dizinin. Mimarinin en hasıyla, giysinin derinin hasıyla, tabiatın koyusuyla, aşkın katıksızıyla gözlerimizi; müziğin hasıyla kulaklarımızı eğlerken, şenlendirirken henüz birbiriyle karşılaşmamış, rafine çalışmalardan, tablolardan hoşlanan bunca insanı buluşturan, buluşma noktasına yönlendiren bir yol işaretiydi ASİ. Bunca insana yol gösteren yön levhasının okuydu. O oku hep takip ettik. Yolumuz buraya çıktı. Şimdi bu sokaktayız. Sakinleri, sayfamıza pencere açar.

Nefes aldığım, yalnızsam eğer birden kendimi kalabalıkta ve mutlak birkaç merhabanın ta nerelerden söylenip hemen yanıbaşımda duyulduğu yerdeyimdir bu sokağa açılan pencereye tıkladığımda. Yine öyle oldu. Biraz da tatilin yoğunluğundan, burada her an “hoş geldin”e gelen sevgili komşularımızın bitmesini istemeyeceğim sohbetlerine dalmaktan belki uğrayamamıştım uzunca zamandır sayfalarımıza. Ama aklımın bir köşesinde bile değil, kendi köşesinde kurum kurum oturuyor her daim buralar. Ve o selamları görmek için gözlerim kamaştıkça kamaşıyor. İşte sabahın bu saatinde selamlarınıza selam vermek, merhabalarınızla sanki yanınızdaymışçasına mutlu olmak için pencereyi de açtım, kapıyı da. Bir de ne göreyim. Naile, serapSu, minikkulak buradalar. Ve e.min. Bize en güzel resimleri sunarak, o çok güzel yorumlarını okutarak yanıbaşımda. Şimdi Çeşme rüzgarının ağaç dallarından süzülüp gelen fısıltısında ta nerelerden taşınan selamların, merhabaların müziğini dinliyorum. minikkulak’a bu kadar yakın olmanın da sevincindeyim.

Böylesine güzel,  rafine çalışmalarla mutlu olacak, bu güzellikleri konuşmak isteyip de konuşacak  kadar yakın olmasalar da yazılarıyla yakın olabilecek,  birbirinden böyle uzakta, upuzakta; ama mesafelerin uzunluğuyla ırak olmayı önemsemeyip ortak paydaların yakınlığıyla yakınlaşan insanların biraraya gelmesini dilerse kader belki bir gün tekrar, işte o zaman yeni bir ASİ ve yeni bir ASİ’ye doğum gününü beklemektedir mutlak.

Acemi Demirci, 31.07.2013,  10:30


20 Haziran 2013 Perşembe

Güneyden ışıyan Kutup Yıldızı


Bazen, öylesine kaptırırdık ki hayatın telaşına, günleri hatırlamazdık. Hangi gündeyiz çıkaramazdık bir türlü. O zaman bir dizi yetişirdi imdadımıza. Kuzeyi gösteren Kutup Yıldızı gibi. Güneyden parlardı bu yıldız.

“Yarın ASİ olduğuna göre bugün Perşembe” derdik. Asi, Cuma günlerinin akşam saat sekiziydi çünkü. Güneyin Kutup Yıldızı, Cuma akşamları sekizde parlardı.

Koşturmaca içindeyken, gece gündüze karışmış, dinlenmeyi göz ardı edip hiç dinlemeden, yorgunluğa kulaç atarken unutulur gider günler. Ama gelişi unutulmayan bir gün vardır hepimizce. Pazartesi.

Bir dizi, 71 haftalık takvim oldu bize. Pazartesi günleri zaten  aklımızdan çıkmazdı çıkmasına; ama hafta sonuna doğru günleri unutuyorduk  zaman zaman. O zaman bir pusula vardı. Bir Kutup Yıldızı vardı; ASİ.

Cuma günleri trafik keşmekeşinden, şehrin betonundan, önünde iki metrelik bile bahçesi olmayıp, varsa da bahçesi beton dökülüp araba parkı yapılmış apartmanlarla dolu  mahallelerin kupkuru görüntüsünden; her yerde rastlanan yalnızlığın ya da yapayalnızlığın sessizliğinden; belki de kalabalık ortamlardaki yalnızlıklardan kaçılan anlardı Cuma günlerinin saat sekizleri.

 Evlerde yalnız da olunsa, kalabalık olunup kalabalık içinde yalnızlıklar yaşansa da dört kız kardeşi, bir ağa dedeyi, kızlarının en yakın arkadaşı bir babayı, hep burun kıvıran, çığırtkan, ağa kızı bir anneyi, yemeklerinin kokusu her evden duyulan Fatma Anayı, öylesi herkesçe istenecek bir kahyayı koca bir çiftlikte  gezerken, masada yemek yerken, şen şakrak konuşurken ya da ter döke döke tarlada, güneşin alnında çiftçilik yaparken gördüğümüzde metropollerde bir blokta yaşayan herkes o çiftlikte  olmayı istedi. Orada olmak, Cuma günleri olasıydı. Cuma günleri akşam saat sekizde.

71 hafta boyunca, haftanın o günü, o saatte çiçekler açtı saksı bile olmayan evlerde. Nehirler aktı; nehirleri artık yapılar, yollar  altında kalmış şehirlerde. Tarlalar yağmurla yeşerdi; artık tarlalarının üzerine bloklar kondurulmuş metropollerde. Kültür kol gezdi mimarisinden, tarihinden, Hatay sofrasından, çiftlik evinden, çiftlik evi döşemesinden, kadın giysisinin en zarifinden, çizmenin derisinden, çantada, kemerde gönün en hasından kültür rüzgarı esti. Portakal kokulu, ipek yumuşaklığında, nehir yosunu renginde. Tüm bunlara hasret kalmış büyük kentlilerin gönüllerine ki  yozluğun kol gezdiği yerlerde yaşar onlar.

Acemi Demirci, 20.06.2013, 21:03

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Terde, acısından tatlısından gözyaşında, sevda ağacı kökünde su olmak


Suyumuza göre bir su bulduk bir gün. Girdik o suya doya doya. Ferahladık bir güzel. Ters de aksa yosun renkli  su, ASİ de olsa sorun değildi. O su, bizim mimari güzelliğe, tabiatın renklerine, tarladaki buğdaya, dağ yeline susuzluğumuzu gideren suydu. Bloklar, kuleler arasında kalmış yorgun ruhumuza, yeşile susamış gözlerimize can suyuydu hem.

Aktık o suyun yatağında köpük köpük; gürül gürül. Tarih içinde. Kültürler içinde. Çiftlik kenarlarından. Tarlaları sulayarak. Köprülerin altından geçerek. En çok eski bir taş köprüden akmayı sevdik. Üzerinde acı anılar bıraksa da gözümüz ü alamadık o köprüden.

Organik domates tarlalarında önü kesildi suyumuzun. O tarlayı suladık maşalı saçlı bir kızın eliyle. Onun çizmelerine bulaşan çamuru, çamur yapan  su olduk. Yağız atıyla da gezdi o çiftçi kız su kenarında, hani adı ASİ’ye. Atını da suladı. ASİ’ye kızın atının kişnemeleri hala duyulur  sanki ASİ kıyılarında.

Harç olduk  sevgilerde, harca katılan su olduk. Boğulmakta olan bir kızın gözünü açtığında  yüzüne damlayan terin  sahibinin DEMİR’den sevgisinin destekçisi olduk. Su katılmamış o sevgiyi hep yeşertmek için, kök salışını görmek için iki çiftlik arasındaki  sevgi ağacına  su verdik ha bire. Yutucu ASİ sulardan boğulmaktan kurtulan kızın tarladaki alın teri de olduk, sevincinden acısından gözyaşı da oldu suyumuz.

Sular akar. Köprülerin altından geçe geçe. O köprünün altından hala geçiyor ASİ suyu. Artık her hafta Cuma günleri saat 20:00’de gözümüz göre göre olmasa da akıyor. Görmeyi unuttuk zaten. Duymakla artık işimiz
.
Acemi Demirci, 22.05.2013, 17:19
acemidemirci@gmail.com

21 Nisan 2013 Pazar

ASİ'ye kovanının arıları: Asiseverler



Bir kovan olduk bir çiftliğin yamacında. Güney’de, Hatay’ın da altlarında. Etraf,  bağ bahçe, ot çiçek. Narenciye her yan. Zeytin, kekik. Hatta dibindeki arklarda sular akan maydanoz tarlaları uzayıp gider tarih kokan, kekik kokan  dağ yamaçlarında.

Çiçek balı, çam balı, yayla balı tadında bir lezzetin kokusu yayılır o kovandan. Arı gibi çalışır etrafındakiler. Sarılırlar kovana dört elle. Etrafındaki çiçekleri sularlar. Rüzgarına engel olmazlar çiçek tozlarının.

Dağları nakışlı, esintili, kekikli yerlerde bir kovan olduk. İçinde en hasından bal üreten arılar olduk. Kovandaki balı koruduk. Ne tükettik, ne harcadık. Ama tadını iyi biliriz.

Petek petek bal dolu kovanının içi. Bir bal ki zerresi her çiçekten. Ceviz ağacından, limon ağacından, defneden, kır çiçeğinden… O balı yapan eller,  71 kerede yaptı koca kovan dolusu balı. Tek bir kovan var ortada, balın tadı da adı da;
Asiseverler.

Acemi Demirci, 18.04.2013, 09:41

acemidemirci@gmail.com

6 Nisan 2013 Cumartesi

Nehir suyundan bir damla gözyaşı


Kavuşmak bir sevinçtir. Sevinçler de bir damla gözyaşı ile anlatılır.

Bugün sevindim. Bir damla yaş dökmedim gözlerimden; ama içim doldu taştı. Hani katıla katıla ağlayacak cinsten.

Marketteydik. Sebze reyonunun önünde. Rengarenk sebzeler dizilmiş  boylu boyunca. Metrelerce.

Körpe salatalıklar, salkım domatesler, karnıbahar lahana, kabak, patlıcan, pırasa, havuç. Kış sebzesi de yaz sebzesi de yan yana. Tezgahlar renk cümbüşü. Boş market arabası ile markete girip, doğruca sebze reyonuna yöneldik.

Sebze reyonunda tam elimi dereotuna uzatmıştım ki inceden bir keman sesi geldi kulağıma. Öyle içli ki. Öyle tanıdık ki. En hissizleri bile yakalayacak cinsten. Henüz söz yok. Sadece nota. Sadece içli bir tını.

Asi çalıyor markette. Aşk Bekler adlı unutulmaz müziği. Market, Asi konuşuyor, Asi çınlıyor.

Domateslere bakıyorum. Acaba güneyden bir tarladan mı? Organik domates yetiştiren veteriner bir kızın elinden mi yetişmiş? Değil tabi. Antalya’dan. Sera domatesi.

Bir iki şey almak için girmiştik dönüşte. Eve gitmeden önce. O müzik çalarken, o konuşan notalar çınlarken marketi doldurdum market arabasına. O CD bitene kadar gezindik durduk. İhtiyaç olsun olmasın öylesine  aldım çok şeyi. Müzik bitmeden çıkamadım marketten. Markette vakit nasıl geçer yoksa.  Eve gelince gördüm gerekli gereksiz neler almışım meğer.

Bir alıveriş boyunca ASİ. Hiç ummadık yerde, hiç olmayacak zamanda karşımızda. Hani diyoruz ya, “biz çiftlik hayatlı, baba kız dayanışmalı, tabiatlı, mimarili, katıksız ve erdemli sevgili, kültür kokan bir diziyi çok sevdik”. O dizi de bizi sevmiş. Ansızın bir yerlerde yolumuzu gözler gibi o çiftliğin ruhu. Biz, güneydeki o yerlere,   oralara akamasak da  o nehir yine ters akmış. Denize değil, bozkıra. Müziği ile bozkırı sulamaya.

Acemi Demirci, 06.04.2013, 23:16

16 Mart 2013 Cumartesi

Çiftçi ruhlu biz, çiftçi ruhlu bir çiftçi kızı ve çiftliğini çok sevdik



Bir dizi sonuçta. Bir yapım. Asır devirmiş bir kitap uyarlaması uzaktan bakınca. Ama gel de bize anlat. Ne dizisi… Bizim gerçeklerimiz karşımızda işte o dizi denilen olayda. Özlemlerimiz, gözlerimizin önünde. Bildiğimiz bilmediğimiz, sevgi duymaya eğilimli olduğumuz her şey tek tek dizilmiş o dizide. Domatesin organiğine varıncaya dek.

Çiftlikle başladı hayat o dizide. Toprak kokulu. Taze dal  narinliğinde. Kır bayır, tarla, bahçe yeşilinden.
Bir kız gezdi tüm o yerlerde, o kokunun buharında, ora rüzgarının ıslığında çamurlu lastik çizmeleriyle.

O çiftçi ruhlu kızın kardeşleri gezdi her biri ayrı bir dünya. Defne dalı gibi kırılganından Ceylan gibi sekerek türkü çığıranından Gonca gül gibi sulanmazsa solmaya eğilimliden kızların gözyaşı da aktı, kahkahaları da çınladı taş çiftlik evinden, sabahları gölgesinde yürünesi  palmiyeli yola kadar.

Ne eller gibi giyindi kızlar herhangi  bir genç gibi; diyelim ki en basitinden bir kot bir penyeydi üstbaşları ne de eller gibi saçlarını saldılar tepelerine bir gözlük geçirip.

Kızlar, belki bir asır belki iki asır öncesinin kızlarını da şimdinin kızlarını da çağrıştırıyordu. Ve her zamana seslenir gibiydiler. Ne tam şehirli ne tam kasabalı. Ama özgün. Çiftlik kızı gibi. Taşranın samimiyeti gezerdi gözlerinde, birer şehirliydiler eğitilmede.

Bir çiftlikte görülesi, görülmesi beklenendendi her şey. Çiftlik evinden, kızların giysisinden, koltuğuna kadar. Çiftçilik narına avukatlıktan vazgeçmiş babanın ayağındaki çizmeler has deriden, kızının ayağındakiler  lastikten. Elde örülmüş taş duvarından  duvarda asılı at resimlerine kadar çiftlik işi, çiftlik dokusu ne var ne yoksa olan biten. Atlarsız olur mu hiç? Yağızından.

Saçlar  şimdilerde bir caddede yürürken adımbaşı rastlananlardan değil metropol kokan. Saçlar, “Rüzgar gibi geçti” romanına, filmine gizli saklı selam gönderenden. Maşalı. Dalgalı. Örgülü. Çiftlik denince akla ilk gelen saçlardan. Rüzgarda uçuşması da cabası.

Scarlett O’Hara bilmezdi o zamanlar, seneler sonra topağa bu denli bağlı, daha İstanbul’u görmemiş; oysa dedesi zenginin hası bir gururlu kızın çıkıp da kendisini unutturacağını,

O kız, belki Scarlett O’Hara’yı unutturdu; ama ASİ’ye kız, kendisini hiç unutturmadı.

Acemi Demirci, 16.03.2013, 09:27

11 Mart 2013 Pazartesi

Tuba’nın ruhu



Anladım…

Bir yolunu bulmak istiyor Tuba,  kulaç kulaç içinde yüzdüğü mutluluğunu anlatmanın. Dahası aile mutluluğunu anlatmak istiyor  kendi aile kavramından bağımsız. Aile bağlarını anlatmayı sever zaten ta ASİ’den beri bizim ASİ’ye.

Kendini anlatmak istemiyor belki; ama anlatmak istediği mutluluğu en zor yolla anlatmayı yeğliyor.”Bunu da en iyi 20 Dakika’da anlatırım” demiş olmalı hiç düşünmeksizin kardeşi yaşındaki cici bir kıza anne olmayı bile göze almış rol gereği 20 Dakika’da. Belki 20 dakikalık bir duraksamadan sonra tüm kaygılarını bir kenara itip o rolü giyinivermiş, kumaşı aile dokusundan.

Ne allayıp pullayıp öne çıkarandan giysilere bürünüyor ne alımlı olmak derdinde.  Ne makyaj ne saç baş. Tek şey var o rolde; gerideki aileye dayanç.  Çocuklarına sevgisi. Eşine aşkı.

Evden uzaktayken, sevdiklerinden uzaktayken, en ağır şartlardayken bile en azından aklen onlarla olmak. Ruhuyla, kalbiyle onlarla olmak. İşte tek ve bir tek bunu istiyor hayatında da rolünde de. Tek bu rolü istiyor.O karaktere bürünmek tüm dileği.  Gerisinde gözü yok.

Anladım… Tuba, kendi hissettiklerini hisseden birini oynamak istedi. Aile odaklı, eş ve evlat odaklı bir rolü koymuş olmalıydı zaten aklına, çoluk çocuğa karıştıktan sonra. Öylesine kaptırdı ki kendini gerçek hayattaki rolüne, öylesine benimsedi ki anneliği, evinin kadını olmayı;  başka bir rolü iğreti hissedecekti giyindiğinde.

Rol gereği bir kot, bir bot, bir de kazak giyse de Sevgili minikkulak’ın dediği gibi;  o, ruhunda, damarında, ta yüreğinde hissettiği rolü giydi 20 Dakika’da.
Başarılar diliyoruz Tuba.
Acemi Demirci, 11.03.2013

23 Şubat 2013 Cumartesi

Yaş meselesi, yaş iş mi?



ASİ’ye, bizim Tuba, yeni bir dizide. Çıkmazlar içinde bir anne rolüyle. Rolde çıkmazda; ama çıkmaz roller onu da çıkmazlara sürüklemesin?

Değerli ve eskilerden sinema  sanatçılarımızdan biri bugünlerde bir reklam filminde. Torunundan daha küçük olduğu besbelli bir  delikanlının annesi rolünde. Torunu, annesi rolünü oynadığı o gençten büyük kesinlikle. Ama anneanne olan o değerli sanatçımı, anne rolünde. O yaştaki bir gencin annesinin yaşı ile sanatçımızın yaşı arasındaki farkı anlatmak değil gayem.  Sanatçımız yakışmış da o role; ama genç kızlık döneminin ilk basamağındaki bir çocuğun annesi rolünü oynayan ve canlandırdığı çıkmazlardaki Melek de sanırım ASİ’ye’nin  kendi yaşından biraz büyük olunca bu konuların yadırganıp yadırganmayacağını  dikkate alsa mı acaba ASİ’ye?

Dönem filmlerinde liseli olarak başlayıp, yetişkin insan haline gelmek ve liseli çocukların anne babası olmak çok olağan. Üstelik hiç yadırganmıyor. Zira o dönemi anlatan süreç içinde insanlar aynı kalmayacak.  Makyajla yaşlanacak. Yaşlılık da gençliği oynayanlar tarafından oynanacak yine. Zira su geçerken at değiştirilmez.

ASİ’ye, belki de çıkmazdaki bu rolü çok sevdi, kendini çıkmalara sürükleyebileceğini bile hesaba katmadı bu yüzden. Belki de o karaktere bürünmek istedi. Bu normal. Ama  erkek arkadaşı olacak yaşta bir kız annesi olması hiç inandırıcı durmuyor. Bir sonraki rolünün üniversiteli bir kız annesi mi olacağını da düşündürtmüyor değil. Bunu yazmak, ASİ’ye’yi sever olarak uzun zaman bekledikten ve o reklam filmini izledikten sonra  ve belki ASİ’nin kulağına giderse biraz düşünür üzerinde kaygısıyla gerçekleşiyor. Eleştiri filan da değil asla. Belki benim onun içim kaygılarımdan bile kaynaklanıyor olabilir. Yoksa bu tür şeyler yazmayı istemiyorum. Diziye de en ufak bir zarar gelmesini istemem. O yolunda ilerliyor. Oradan ekmek kazananlar var. Ama  dizi ile rol seçimi ayrı şeyler. Ve yazmak elzem oldu.

Torun sahibi bir eski sanatçımız, torunundan da küçük bir delikanlının annesi olarak karşımızdayken  Tuba da küçük kardeşi olabilecek bir kızın annesi rolündeyken onun a hep atbaşı giden bir başka dizi sanatçısı da genç kız rolünde. Şatafatlı giysilerle, olağanüstü dekorlar arasında. Loş, köhne yerlerden çok uzakta.

ASİ’ye anne olabilir. Çok da yakışır. Ama çocukları rolündekilerle yan yana geldiğinde onların anneleri olduğuna inanmakta zorlanmamalıyız. Neyse ki o kadar şeker bir kız var ki kızı rolünde, o sevimlilik bu tür yadsınacak şeyleri yadırgatmayı unutturuyor.

Acemi Demirci, 22.02.2013

6 Şubat 2013 Çarşamba

İki keçiden bir sevda öyküsü


Sevda öyküleri dinlemeyi sevmeyen görmedim. Masum öykülerdir. İlk gençlik çağının öyküleridir. Tek düş kavuşmaktır o öykülerde. Çalgılı zurnalı bir düğünle. Horon tepilerek, halay çekilerek.

Tozlu bir yolda ilk aşkla karşılaştığımızda sıradan bir aşk öyküsüne tanık olmayacağımız belliydi. Gerçi aşkın konusu tanıdıktı; başka dilde de yaşanmıştı o aşk, başka dilde de okumuştuk bazılarımız; ama buradaki aşk, bildik aşkları fersah fersah geçti.

Denizlerin en derinlerinden çıkarılan inci tanesi, dağların doruklarındaki  ender bulunan bir çiçek gibiydi o güzelim sevgi,  sıcak bir kentin toprak bir yolunda savrulan tozlar arasında başladığında.

Tertemiz bir aşktı. Tozlu yollarda başlasa da tek bir toz  tanesi bile yoktu üzerinde. Nasıl olsun, Hatay rüzgarı eserken üstünde püfür püfür. Ha o toz tanesi de geçmişten kalan toz tanesi olurdu olsa olsa. Olanları da rüzgar halletti bir iki üflemede.

Keçiler gezinir dağların sarp yamaçlarında. En çıkılmaz kayaların tepesinde dolanırlar bir ot uğruna. İki keçi gezindi Hatay’ın her köşesinde yetmiş bir hafta boyunca. Dağların en tepelerinde. Denizin en derininde. Bir sevda uğruna.

Bilindik o başka dildeki öyküyü yeniden yazdılar baştan başlatıp. Başka dildeki öykünün bilindiği her yerdeler şimdi. O öyküyü unutturdular sanki, yepyeni bir öykü oldular.  Bura rüzgarıyla esiyorlar oralarda.

Acemi Demirci, 05.02.2012