Bir dizi başlayacaktı Ekim ayının sonlarında. Altı yıl önce. Kanalların
birinde. Cumaları, saat 20:30’da evlere gelecek. Duyunca hiç heyecanlanmadım,
bir diziydi sonuçta.
O dizi, bir dizi, dizi dizi anlamlar, neşeler, görsel
şölenlere gebeymiş oysa. İnce
dokuluymuş, kültür kokuluymuş. Sevdanın hasının öyküsü olduğunun az çok
farkındaydı zaten Aşk ve Gurur romanından ötürü.
Göründü sonunda ne
kadar görülecek güzellik varsa kucağından döke döke. Tarihin sokaklarda kol gezdiği,
tabiatın çağlayıp coştuğu hiç bilmediğimiz güneydeki o elleri sevdirerek, iz
bırakarak da bitti, müziği hala
kulaklarımızda çınlarken.
Çok kısa bir şölendi ASİ. 71 haftalıktı. Senelerce sürmedi. Ama
71 haftalık o dizi, seneler sürmeyi bitiminin ardına sakladı. Kaç 71 hafta
süreceğini o bile bilemezdi; ama biten her 71 haftanın ardından devrilecek yeni
bir yetmiş bir hafta başlatarak bitti. Şimdi televizyonlarda oynayarak sürmüyor
tabiat renkli, mimari vurgulu dizi. Bu çağın Scarlett O’Hara’sı ASİ’ye
tarafından modanın da modacıların da baş edemeyeceği giysilerin dizisi. Yer
ettiği dimağlarda, o dimağlardan taşarak buralarda sürüyor.
Çiftçiliği, çiftliği anlatır da samanlık görülmez mi o dizide?
Samanlıkları çok görsek de ASİ’nin saman alevi olduğunu hiç görmedik. Samandağı
sahillerinde at gezileri gördük, doyumsuz.
Neydi olan biten yalnızca bir dizinin büyüsü? Neydi bir
diziye onca insanın gösterdiği ilginin nedeni? Dizi mi yok oysa. Var, hem de
tonlarca. Hangi, üstelik de bitmiş bir dizi böylesine yaşatılıyor yüreklerde seneler
geçmiş olsa da bitiminin üstünden? Böylesine yazılıp çiziliyor hala hakkında?
Belki dizi mitolojisi oluşturma yolunda…
ASİ, bir kültürdü. Katkısı içeriğiydi. Mimari, tarih, çiftlik
diye hep yazıyorum ya.. O cümleyi tekrarlamış olacağım kültürdü derken. Kültürün
yozlaşmamışını yansıtan ender dizilerdendi.
İçerikteydi büyü. Oyunculardaydı efsun. Doğallıktaydı tüm
sır. İlle Boğaz kenarlarında çoğu insanın görmek şöyle dursun en fazla
gazetelerde resmini göreceği yalılarda geçmemesindeydi. Artık bloklara sıkışmış insanların
çocukluklarındaki anılarından çıkagelen taş evli bir çiftlikte, tozlu yollarda,
koyun sürüleri arasında, baharda gelinciklerin tarlaları boyadığı alda, evin
etrafındaki meyve ağaçlarındaydı gizem. Kuş seslerinin duyulduğu ev bahçelerinde
oturabilmekteydi.
Alabildiğine her şeyde var olan sadelikteydi güzellik.
Yıllardır kullanıldığı belli olduğu için essah gözüken, daha demin ocaktan
yemek tenceresinin alındığı hissini uyandıran mutfağın sahici havasıydı.
Raflardaki seramik baharatlıklara bakarken biber kavanozunun yarısının boş
olduğunu sezmekteydi içtenlik.
Tüm bu sadeliğin can noktası, bir sevda ile oyalanmış çiftlik
yaşamının kültürle taçlanmasındaydı. Kendi halindeki, tarihi yerlerin yanıbaşındaki
bir kentte geçen öyküdeydi heyecan. Dağ
eteklerindeki, kayalardaki kalıntıların
geçmişten bugüne hayatın aktığını, esen yelle anlatmasındaydı. Tarihi yerlerin
uyandırdığı her düşüncede, derinlikteydi ufuk. Tabiatın cömertliğindeydi rengin envai çeşidi.
Mimari detayların, kapıların, pencerelerin, balkon demirlerinin bakmaya
doyulamamasındaydı şehrin güzelliği. Tarımın doyuruculuğunun nasıl da güzel
anlatılmasıydı çiftçi ruhu. Daha kırk
yıl öncesine kadar dedelerimizin bindiği; ama şimdi sadece sütçü beygiri olarak
bilinmeye başlayan o güzel atlarla gezintilerdeydi coşku. Çiçeklerin, çiçekler
gibi güzel; sarmaşıklar gibi birbirlerine tutunan kızkardeşlerin yakınlığından kokular
taşımasındaydı ev havası. Samimiyet, aileyi aile yapan bağın, ev bireylerinin birbirine
kenetlenmiş bilekleri olduğunu yalın mı yalın göstermesindeydi. Eşyaların
eskiliğindeydi yaşanmışlık. Eski eşyalar yaşanmışlıkların ilk kanıtıdır. Tefriş salonu havası uyandırmazlar yaşamın
aktığı yerler. Bugünün modası olan her
bir eşyanın, biblonun aynı mağazadan, aynı anda, bir kerede seçilip döşendiği
besbelli eşyalarla dolu yalılarda geçen dizilerin sağlayamadığı inandırıcılığı, sıcaklığı sunuvermelerindeydi
gerçekliği.

ASİ’ye’nin çiçekli, biyeli, nervirli, sutaşlı elbiselerindeydi
modanın en güzeli. Gelip geçmeyecek olanı. Hani çocukken annelerimizin aylık
moda dergisi alıp, patron çıkarıp, emprime kumaşları, basmaları, pazenleri,
ketenleri hatta yünlüleri biçerek bizlere
diktikleri giysileri çağrıştıran,
terzi elinden çıkma çiçekli, dökümlü eteklerde, bulüzlerdeydi zarafet. Resim
sanatının, mimarinin, yazın sanatının, doğanın, tarımın dizide can bulmasıydı incelik. Çamurlu lastik çizmelerdeydi hayat kavgası.

Hepimiz özlemiştik ipin ucunun kaçtığı şehirlerde yaşarken
ırmak görmeyi, defne ağacı görmeyi, çiftlik görmeyi, tarla tapan görmeyi. Üç
yüz yıldır yaşanılan Kozcuoğlu Çiftliği’nin öyküsüne bir de yan çiftliğin İstanbullar’da
büyümüş, içi yanık oğlu dahil olurken iki çiftliğin öyküsü iç içe geçerken,
harmanlanırken ters akan ASİ suların nasıl çalkalandığını, bulandığını sonra
tortuların dibe çöküp arı, tertemiz bir suyun nasıl ortaya çıktığını kitap okurcasına
seyretmekti dizideki tat. Bunlardı bizi Aşk ve Gurur adlı İngiliz romanından, ASİ
diye bu topraklara mal olmuş öykünün hep hatırlayıcıları olarak şu ana, bugüne getiren.


Acemi Demirci, 29.10.23013, 07: 35